Dr. M. Şerafeddin Kalay

İlim, insanın canı, kanı gibidir. İstikamet ehlinden alınır, esen rüzgarlara ve menfaatlere göre meyledenlerden alınmaz.

Takdim

Çılgınca akıp giden bir hayatın içinde yaşadığımız, zaman zaman hedefsizlik, gayesizlik, bıkkınlık ve şevksizlikle karşılaştığımız bir gerçektir. Et ve kemikten  sıyrılıp ulvî hasletlerin tadını duyamamak, mânânın maddede eriyip kaybolması, tefekkür, duygu ve derin hislerden uzaklık… artık alışılır hale geldi. Yaşanılan hayat tarzını, insanların içinde akıp gittiği cemiyeti, çevremizde cereyan eden olayları, insanlar için biçilen yaşayış, düşünüş, hattâ inanış şekillerini bulanık gözler, aldırmaz tavırlarla seyretmeye başladık…

Bu akan hayat seli, nereden gelip, nereye gidiyor? Uzakları görüyor, yarınları hesabediyor muyuz? Yetişen, hayatının baharını yaşayan çocuklarımız için nasıl bir hayat zemini, ne gibi yarınlar hazırlanıyor?

Biz neyiz? Bu hayatın neresindeyiz? Ne yapıyoruz? Ne yapmamız gerekirdi? Gâyemiz neydi? Ne gibi bir yarın, ne gibi bir son hayal ediyoruz? …

Bu soruları çoğaltmak, beyni zonklatırcasına derinleştirmek mümkün. Ama bir gerçek var; biz bu ve benzeri soruların cevabını düşünmek ve bir millet olarak hangi noktadan nereye geldiğimizi muhasebe etmek zorundayız. Düşünen ve muhasebe edenler de ferdîlikten çıkmalı, birbirlerini bulmasını, omuz omuza vermesini bilmeli ve yarınlar için ileri adım atma lüzumunu pekiştirecek bir şuur olgunluğuna erdikten sonra hayır ve feyz dolu meyveler vermelidir.

Kısa bir düşünce yoklaması bile, İslâmî nice duyarlılığın, kalblerin sevgiyle ürperme hassasiyetinin kaybolmaya başladığını, katılaşmaya yüz tuttuğunu gösteriyor. Kur’ân’ın sayfalarında gezen gözlerimiz Rabb’imizin ikazıyla karşılaşınca içimizde bir burukluk, yüreğimizde bir acı hissediyoruz.

 “Mü’minlerin, Allah anılınca, kalplerinin sevgiyle ürperip haşyetle dolacağı, indirdiği Kur’ân’ın hükümlerine teslim olacağı an henüz gelmedi mi? Onlar da daha önce kendilerine kitap verilen (Yahûdîler ve Hristiyanlar) gibi; yıllar, asırlar geçip, araya uzun zaman girip kalpleri katılaşan, vurdum-duymaz hale gelenler gibi olmasınlar.

Biliniz ki onların çoğu, yoldan çıkmış, fâsık kimselerdir.”    (Hadîd   57/ 16)

İçinde akıp gittiğimiz günlük hayatın gözler önüne serdiği manzaralara bakıp, çarşısından, pazarından, okulundan, adliyesine; câmisinden, ev, iş yeri ve devlet dâirelerine kadar, ekranlardan, sergilenen gazete, dergi ve kitablara; konuşulan kelimelere, dile getirilen dertlere ve dert edinilen meselelere kadar yaşanılanları basit bir bakışla bile değerlendirdiğimizde nasıl bir his duyuyoruz? Ve bu dönen çarkın içinde yer alan mü’minlerin tavrı, gayreti, düşündükleri, yaptıkları, uğraştıkları, dertleri, tasaları ne?..

Bunları düşünmek ve peşinden âyet-i kerîmeyi okumak bize neleri hatırlatıyor? Yoksa bizimde mi kalplerimiz taşlaşmaya başladı? Akan zaman seli bizi de mi vurdum duymaz yaptı?

Biz; “Ya Rab! Emrini duyduk, itaat ediyor, affına sığınıyoruz! Ve dönüş, son varış Sana’dır, bunun şuurundayız!” (Bakara  285) diyen ve bunu isbat eden bir millettik. Ne noktaya geldik? Bu asaleti, bu fazîleti yeniden yakalamak zorunda olduğumuzun ve bunun için gerçek anlamda çalışıp didinmemin ne zaman farkına varacağız?

Nice güzel hasletler kaybolmanın eşiğine geldi. Basit dünyalık kayıplarının peşine düşenlerin, her biri hazinelere değer bu hasletlerin peşine düşmeyişi, kaybına aldırmayışı ne kadar esef vericidir?!

Ulvî gayeleri olmayan, asil duygularla dolmayan, hedefsiz, gayesiz, ruhsuz, şuursuz, manevî hazdan nasibsiz bir nesil yetiştirerek onu ideal nesil saymak ancak asil duygulardan ve akıl nimetini doğru kullanmaktan nasibi olmayanların işidir…

Çevremizde yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen azmimizi yitirmemeli, kayıplarımızın peşine düşmeli, yeni güzellikler yakalamasını, içinde bulunduğumuz şartlara uygun metodlar geliştirmesini  bilmeliyiz.

Arzulanan hedefe, gerçek gönül huzuru ve saadet getiren güzelliklere doğru gitmenin en kesin ve net yolunun ilim ve eğitimden geçtiği, bu hasletlerin eğitimle beslenip filizlendiği, gıdalarının ilim, irfan ve terbiye olduğu da bir gerçektir.

Ve biliyoruz ki; “Dağ dayanmaz erlerin dağlar söken ısrarına.”

Rabbimizin şu ayetini asla unutmuyoruz:

“Ben –erkek olsun kadın olsun- içinizden güzel amel işleyenlerin amelini zâyi etmem.”  (Âli İmrân, 3/ 195)